SEÇME ŞAİRLERDEN, SEÇME ŞİİRLERİ...

Burada yağmur yağıyor
Aralıksız yağıyor günlerdir
Ama sen yine de şemsiyeni
Almadan gel ilk otobüsle
Buğulanan camlara usulca
Yüzünü çiziyorum ki yüzün
Bir yağmur damlası olup
Düşüyor yapraklarına gülün
Güller de bozamıyor bu uzun
Karanlık sessizliğini kentin
Anılarını yitiriyor sokaklar
Bezirgânlaşıyor bulvar ışıkları
Tarih de kekemeleşiyor bazen
Ki o zaman aşktır tek bilici
Aşksa yürümek gibi bir şey
Duyabilmek kuşların gelişini
Anısı bizsek eğer bu kentin
Unuttuğu türküler bizsek
Acıyı rehin bırakıp bir güle
Anımsatmalıyız bunları bir bir
Sonra yürümeliyiz seninle
Sokaklara caddelere çıkmalıyız
Belki bir aşktır bu kentin
Belleğini geri getirecek olan
Burada yağmur yağıyor ama sen
Şemsiyeni almadan gel yine de
Özletiyor bu çılgın sağanak seni
Sırılsıklam özletiyor biliyor musun
Ahmet Telli

ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...
Ahmet Haşim

Bir tanem!
Son mektubunda :
"Başım sızlıyor
yüreğim sersem!"
diyorsun.
"Seni asarlarsa
seni kaybedersem;"
diyorsun;
"yaşıyamam!"
Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.
Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.
Fakat
emin ol ki sevgili;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nâzıma!
Ben,
alacakaranlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim,
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...
Karım benim!
İyi yürekli,
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim;
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın,
daha dâva ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.
Haydi bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal.
Paran varsa eğer
bana fanile bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı.
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.
NAZIM HİKMET

Bakmadan kara,yağmura, Göğüs vererek rüzgâra,
Kayalar içinde ıslak,
Sisleri aşıp koşarak,
Sevmek, bıkmamak sevgiden!
Dinlenmeden, ara vermeden!
Johann Goethe

"O olmazsa yaşayamam."
demeyeceksin. Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
senin o'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin..
. Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...
Can YÜCEL

Geleceğim bekle dedi
Ben beklemedim o da gelmedi
ölüm gibi birşeydi
Ama kimse ölmedi
Özdemir Asaf
Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
SENİ SENSİZ YAŞAMAK...

Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
ARKADAŞLIK
Adamın biri yalnızlıktan şikayet ediyordu. Kendisine şu tavsiye edildi :
“Üç yeni arkadaş edin ve neler olduğunu gör”
Bir süre sora adam şöyle dedi, “3 yeni arkadaş edendim ve hiçbir şey olmadı Şimdi üç yeni arkadaşa mahkum oldum !”
Arkadaş edinmeyi bilmek yararlıdır. Ancak arkadaş olmayı bilmek de bir o kadar önemlidir. Birileri olayı çok iyi açıklamış :
Önümden yürüme * Seni izlemeyebilirim
Arkamdan yürüme * Önder olmayabilirim
Yanımda yürü * Ve sadece arkadaşım ol.
Arkadaş olmayı bilmek mutlu bir yaşam kurmanın en önemli bir parçasıdır..
STEVE GOODIER
BİR DAKİKA HAYATINIZI DEĞİŞTİREBİLİR, ADLI KİTABINDAN
Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
YAŞLANMANIN YAŞI
Bu kadar uzun yaşamanın nasıl bir şey olduğu kendisine sorulduğunda, 91 yaşındaki hanım şöyle cevap verdi, “ Sanırım Tanrı akrabalarımın sabrını ölçüyor.”
Ne zaman “Artık çok yaşlı” olunur ? Hangi yaşta pes ederiz ?
Yüz yaşındayken büyükanne Moses hala resim yapıyordu ve Titian “Battle of Lepants’i yaptığında 98’indeydi.
93’ünde George Bernard Shaw “Farfetched Fables” ı yazdı.
91’inde Eemon de Valera İrlanda başkanı olarak görev yaptı.
90’ında Pablo Picasso hala çiziyor ve oynuyordu.
89’unda Arthur Rubinstein New York Carnegie Salonu’nda en muhteşem resiteallerinden birini verdi ve Pablo Casals 88’inde hala çello konserleri veriyordu.
82’sinde Winston Churcill 4 ciltlik kitabı “İngilizce Konuşan Halkların Tarihi’ni yazdı. Leo Tolstoy “Sessiz Kalamam” adlı eserini tamamladı ve Goethe aynı yaşta Faust’u bitirdi.
81’inde Benjamin Franklin Amerika Yasasının Kabulünü sağlayan diplomasiyi sağladı.
Ne zaman “çok yaşlı” sınız ? Gerçekten verecek bir şeyiniz kalmadığı gün. Ve iyi haber de şu : O günün ille de gelmesi gerekmiyor…
STEVE GOODIER
BİR DAKİKA HAYATINIZI DEĞİŞTİREBİLİR, ADLI KİTABINDAN
“TANRIM, BANA HİÇ SEVMEDİĞİM İNSANLARI UNUTMAM İÇİN ZAYIF BİR HAFIZA, HEP SEVDİKLERİMLE KARŞILAŞMAM İÇİN İYİ TALİH VE BUNLARI AYIRT ETMEK İÇİN GÖRME YETENEĞİ İHSAN ET…”
Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
BABA OĞUL
Nebraska'da yaşlı bir adam yaşardı.. Patates ekini için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu çok zor bir işti.. T ek oğlu olan David ona yardım edebilirdi fakat o da hapisteydi.
Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve sorunu açıkladı.
Sevgili David,
Patates bahçemi belleyemeyeceğimden kendimi çok kötü hissediyorum. Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
Sevgiler Baban
Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.
Babacığım,
Allah aşkına bahçeyi kazma. Ben oraya cesetleri gömmüştüm.
Sevgiler David
Ertesi gün sabaha karşı FBI ve yerel polis çıkageldi ve tüm sahayı kazdı lakin hiçbir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler. Aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.
Babacığım,
Şimdi patatesleri ekebilirsin. Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım.
Sevgiler David
Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
ÇAY DEYIP GEÇME

Bir Dosttan güzel bir öğüt...
Çayı çok sevdiğimi söyleyince, yasli bir teyze anlattı geçenlerde,
bak diye basladi söze ...
Çayın alt demliği evdeki kaynanadır; devamlı kaynar durur..
Üst demlik evdeki gelindir; alt demlik kaynadikça o olgunlaşır, demlenir...
Gelinin kocası ise bardaktir; biraz kaynana doldurur onu biraz da gelin...
Çocuklar çayın sekeridir; tat verir...
Görümce ise çay kaşığıdır; arada bir gelir ve karıstırır gider...
Kaynataya gelince; o da bardak altıdır; dökülenleri bir araya toplar...
Yorum (1) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
SOKRATES’TEN DERS - NEDEN SÖYLEYESİN Kİ?
Sokrates bilgiyi saklaması sebebiyle saygıdeğer bir ün yapmıştı. Bir gün büyük filozof bir tanıdığına rastladı ve adam ona dedi ki, "arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?" bir dakika bekle diye cevap verdi Sokrates.
-Bana bir şey söylemeden evvel senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna Üçlü Filtre Testi deniyor. Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek iyi bir fikir olabilir. Üçlü filtre testi dememin sebebini birazdan anlayacaksın. Şimdi birinci filtre:"Gerçek filtresi".
-Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan emin misin?
-"Hayır" dedi adam. "Aslında bunu sadece duydum"
-"Tamam" dedi Sokrates. "Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun. İkinci filtreyi deneyelim. "İyilik filtresi". Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi bir şey mi?
-"Hayır, tam tersi".
-"Öyleyse" diye devam etti Sokrates. "Onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin. Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı. "İşe yararlılık filtresi". Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?"
-"Hayır pek değil?"
-"İyi" diye tamamladı Sokrates. "Eğer bana söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve işe yarar değilse neden bana söyleyesin ki?
Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
GEZGİN İLE GÖLGESİ...
Tiksinirim yalnızlıktan, senin geceden tiksindiğin gibi; insanları severim ben, onlar ışığın çocuklarıdır; kıvanırım aydınlıktan dolayı, onun gözünün içindedir kişilerin öğrendiği, bulduğu, tükenmeyen öğrenişler, buluşlar. Ben’im bütün nesnelerin gösterdiği gölge, bilginin ışığı üstüne düştüğünde.
GÖLGE :
Çoktandır dinlemedim konuşmanı, bir kolaylık vermek isterdim sana konuşasın diye.
GEZGİN:
Biri konuşuyor – nerededir? Kimdir? Öyle yakın ki bana, dersin benim konuşan; oysa cılız çıkıyor sesi benimkinden.
GÖLGE:
(Bir süre sonra) Sevinmiyor musun bir konuşma yolu bulduğuna?
GEZGİN:
İnanmadığım Tanrıya da, bütün varlıklara da ant olsun ki gölgemdir konuşan; duyuyorum konuşmasını, inanmıyorum yalnız.
GÖLGE:
Bırakalım artık bunu, uzun boylu düşünmeyelim; bir saat içinde olmuş, ne varsa.
GEZGİN:
Ben de öyle düşünmüştüm. Pisa’da bir ormandayken; ilkin iki sonra beş deve gördüğümde.
GÖLGE:
Bir kesmeye görsün usumuz sesini, ne de sevgili saygılı oluruz birbirimize karşı, ne de iyi; sıkmayacağız birbirimizi böylesine konuşmayla; başkalarının da sıkmayacağız canını, bizce anlaşılmaz olsa bile sözü. Bir iki söz edildiğinde, çokluk, yeterli karşılığın ölçüsü bilinmez olur. En iyi kuraldır bu, başkası ile konuşmaya daldığımda. En bilge olan bile bir kez aldanmaya; üç kez aptallığa düşer uzun boylu bir konuşmada.
GEZGİN:
Doğrusu, sözünü bu açıkça söyleyişin, bir yaltaklanış değil.
GÖLGE:
Yaltaklanmam mı gerekir?
GEZGİN:
Ben, insanın gölgesini onun kendini beğenmişliği sanırdım, yoksa “yaltaklanmam mı gerekir” diye sorulmazdı böyle.
GÖLGE:
İnsanda çoktandır tanıdığım kendini beğenmişlik, konuşayım mı konuşmayayım mı diye sormaz, konuşur boyuna.
GEZGİN:
Anlıyorum iyice, sana karşı ne denli kaba davrandığımı, ey sevgili gölgem: daha bir tek söz bile söylemedim, ne çok seviniyorum bilsen, seni uluorta görmeden dinleyeceğime. Bileceksin gölgeyi sevdiğimi, ışığı sevdiğim gibi, böylece yüzün güzelliğini, söylevin açıklığını, niteliğin sağlamlığını, iyiliğini koyuyor ortaya, bu yüzden ışık gibi gereklidir gölge de. Birbirinin atışanı, yarışanı değil onlar. El ele vermiş, sıkı fıkı gönüldeştiler çokluk; bir çekilmeye görsün ışık, yayılır gelir ardından gölge.
GÖLGE:
Tiksinirim yalnızlıktan, senin geceden tiksindiğin gibi; insanları severim ben, onlar ışığın çocuklarıdır; kıvanırım aydınlıktan dolayı, onun gözünün içindedir kişilerin öğrendiği, bulduğu, tükenmeyen öğrenişler, buluşlar. Ben’im bütün nesnelerin gösterdiği gölge, bilginin ışığı üstüne düştüğünde.
GEZGİN:
Anladığımı sanıyorum seni, bir gölge gibi koydun ortaya kendini. Sen haklısın gene de. İyi arkadaşlar, ister burada olsun ister orada, bir üçüncüsü için bilmece olması gereken karanlık bir sözü birbiriyle anlaşmanın belirtisi olarak sunarlar. İyi arkadaşlarız biz de. Bu yüzdendir önsöylevin yeterliliği. Baskı yapıyor içime senin karşılık verebileceğin iki yüz soru; zaman da çok kısa doğrusu. Nereye baksak bu konuda, nesnelerin bütünüyle bir hız, bir barış güveni içinde bir araya geldiklerini görürüz.
GÖLGE:
Öyle, gene de gölgeler daha ürkektir insanlardan; bildiremeyeceksin kimseye burada ne konuştuğumuzu.
GEZGİN:
Ne denli konuştuğumuzu mu? Tanrı korusun beni uzun uzadıya yazılı, sıkıcı konuşmalardan. Platon, örümcek gibi ağ örmekten daha az sevinç duyaydı, daha çok tadını çıkaracaktı okuyucular. Gerçeklik içinde yazıya görüş çizgileriyle yapılmış bir tablo gibidir. Ne varsa ya kısa ya da uzundur onda. Üzerinde anlaştığımız konuyu bildirebilir miyim dersin?
GÖLGE:
Yeniden öğrenecek el gün, senin bu konudaki görüşlerini; kıvanç duyuyorum bundan. Düşünülmeyecek senin gölgeninkiler.
GEZGİN:
Ey arkadaş, yanılıyorsun belki de. Görüşlerim için de benden gölge algılanmıştır şimdiye dek.
GÖLGE:
Işıktan çok gölge mi? Olabilir mi?
GEZGİN:
Ağırbaşlı ol! Sevgili maskara! Ağırbaşlılık ister benim ilk sorum, evet…
* * *
1 / BİLGİ AĞACI ÜSTÜNE – Gerçeklik değildir olabilirlik gene de: Özgür gibi görünmek de özgürlük değildir hani, gene de bu iki umutsuzluk yüzünden değiştirilemez bilgi ağacı yaşamınki ile.
2 / EVRENİN USU – Sonsuz bir akıllılığın bütünü (toplamı) değil evren, bu yüzden bizim kavradığımız her parça evren akla uygun değildi, öyle gösterilemez de. Evren iyiden iyiye bilgece, akla uygun değilse hep, öteki evren de değil besbelli. Burada yargı, küçük önermeden büyük önermeye (a minori ad majus), bölümden bütüne (a parte at totum) doğru geçerlidir bir bakıma.
3 / “BAŞLANGIÇTA VARDI” – Ortaya çıkışı ululamak – gerçeküstü bir tomurcuktur bu, tarihin incelemesinde yeniden ortaya konur, düşünce konusu yapılır: bütün nesnelerin en olgunu, en özlüsü Başlangıçta vardı diye…
4 / DİLGEREKSİNİŞİ İLE GERÇEKLİK – İkiyüzlüce bir aşağılanması vardır, kişilerin en çok önem verdiği bütün nesnelerin; en yakın olan nesnelerin. “Yaşamak için” deniyor, -kargışlanası bir yalan bu, hani çocuk doğurmada cinsel birleşmeden alınan tadın özel bir amacı vardır diyen yalan gibi. Yoksa kimse değer vermezmiş, “en önemli nesnelere” duyulan yüce saygıya. Papazlar, metafizikçiler bu konularda böylesine olağanüstü iki yüzlüce bir dili gereksemeye alıştırmış bizi; şu küçümsenen en yakın nesneler gibi bu pek önemli olayları önemseyen sezgi tutum değiştirmemiş gene de. Bu katmerli ikiyüzlülüğün acı sonu süreklidir; bu pek gerekli olaylar, sözgelişi yemek, oturmak, giyinip kuşanmak, gidiş geliş, durgun olarak kavranamayan, genel bir düşünmenin, değiştirmenin konusu olamaz; insan bunları çoğu kez aşağılık sayar; aydınca, sanatçıya yaraşan ağırbaşlılığını uzak tutar bunlardan… Öyle ki burada alışkanlık, açık saçıklık; şu düşünülmeyen, toy sayılan gençlik üzerinde kolay bir başarı sağladı: öte yandan bizim ruhla gövdenin yasalarına karşı olan sürekli suçlarımız, topumuzu birden, daha genç olanı da daha yaşlı olanı da utanç verici bir bağlılığa, bir bağımsız olmamaya doğru götürüyor, -gerçekte benim düşündüğüm; öğretmenlerden, doktorlardan, ruh kaygılarından doğan, bütün toplum üzerinde baskısını gösteren bağlılıktır.
6 / TOPRAK GEVŞEKLİĞİ İLE ANA NEDENİ – Yaşamları boyunca yumurta yediğinden pek uzun, ağzının tadına pek düşkün kişiler, çevreye bir bakıverince hemen ve sık sık görülürler. Bilmezler karınlarında bir fırtınanın kopacağını, en iyi kokuların soğuk, açık bir havada daha güçlü koktuğunu. Bizim tat alma duygumuz, ağzın her yerinde bir değildir. Yıkım getirir mideye, güzel güzel söyleşip gülünerek yenen her yemek. Bu örneklerle açığa vurulan gözlem duygusu eksikliğinin kıvanç verecek bir yönü yoktur, bu pek gerekli olayların birçoklarınca kötü sayıldığı, onlara pek kulak asılmadığı çok kez söylenebilir. Bir ilgisizlik midir bu? –Şu da söylenebilir: bu eksiklik yüzünden bireylerin gövde gerçekliği, ruh gevşekliği, başka bir yöne çevrilmiştir. Yaşam biçiminin düzene konmasında, gidiş geliş zamanında, seçiminde, uğraşıda, boş zamanlarda, buyruk vermede, eş olmada, doğa sezgisinde, sanat sezgisinde, en çok gündelik olanda, bilmemenin, keskin bir gözü olmamanın,daha doğrusu bize neyin yıkım, neyin kazanç getireceğini öğrenmek gereğinin bilinmesini isteyen yok. Bu, birçokları için, yeryüzünün “yıkım çayırında” neler yaptığı anlamına gelir. Her yerde olduğu gibi burada da, kişinin gerçekte bir tür akılsızlık içinde bulunduğu söyleniyor: çok kez, us yeterlidir. Çok yeterlidir de, şu küçük, gerekli olaylar yüzünden yanlış yöne çevrilmiş, yapmacıklara yöneltilmiş, saptırılmıştır. Papazlar, öğretmenler, her türden ülkücülerin, kaba sabaların, seçkinlerin egemenlik isteği, bir çocuğa söylev çeker, o da bambaşka bir sonuca varır, şöyle ki: ruhun sağlığı için devlete çalışmayı, bilim isteğini, ya da ün kazanma, mülk edinme için araç olarak bütün insanlık uğruna yapılan çalışmayı, bilim isteğini, ya da ün kazanma, mülk edinme için araç olarak bütün insanlık uğruna yapılan çalışmaları ortaya koymalı; bu sırada birey gerekseyişini, günün yirmidört saati içindeki irili ufaklı gereçlerini az da olsa küçümsemeli, ya da küçümsenecek düzeyde görmeli. Sokrates bütün gücüyle insanlığın bu kendini beğenmiş yetişkinliğine karşı insanın elinden tutulması için direndi; Homeros’un bir sözü ile bütün kaygıların, düşüncelerin gerçek yöresi, bütünü içinde şunu ansımayı sevdi: “Beni evde iyi ya da kötü ile karşılaştıran nedir?” Böyle diyordu o…
7 / İKİ AVUNTU ARACI – İlkçağ sonunun ruh eğitimcisi Epiküros’un olağanüstü bir görüşü vardı, örneği bugün bile az bulunur doğrusu; ona göre ruh esenliği için son dışadönük kuramcı sorunlarından iyice çözülmek gerekir. “Tanrı korkusu”ndan doğan acıyı çektirecek sözleri söylemek yetiyor: “Tanrılar varsa bize acı çektirmezler.” – Artık bu son soru üzerine, gerçekten, Tanrı var mıdır sorusu verimsiz, tartışılmaya değmezdir. Oysa şu durum daha yararlı, daha güçlüdür: gidip başkasının önünde durarak onu anlamak, daha yumuşak yürekli, daha iyiliksever yapmak. O kimse kalkar bize bunun karşıtını, Tanrıların acı çektirdiğini, yoksulun ne denli bir yanılmaya, bir dikenli çalılığa düşmek zorunda kaldığını göstermeye çalışır; oysa bu, yeterince inceliği, insancılığı elinde bulundurması gereken söylevcinin kurnazlığı değildir; bu oyunda o, kendi esirgeyiciliğini gizlemek için bunu kendiliğinden yapar. Sonunda bir başkası her yargıya karşı güçlü bir tiksinme duyar, kendi özel savına karşı kanıt getirir, ondan soğur, salt bir tanrıtanımazınkine benzeyen inancı ile ilerler boyuna: “Ne ilişkisi var benimle Tanrı’nın, götür onları şeytan.” Yarı fiziksel, yarı töresel bir varsayımın duyguyu kararttığı başka durumlarda ise bu varsayımı yeniden koymaz ortaya; açıkça şöyle bakabileceğini söyler: bu özel görünümü açıklamak için ikinci bir varsayım daha vardır, belki başka türlü de davranılabilir. Sözgelişi çağımızda şu ruh gölgesini benimsemek için iç acılarının kaynağı üstüne olan varsayımların çokluğu yeter de artar bile. Bu gölge biricik, görünebilen, yüzlerce yönlü, çoğunsanmış varsayımlar üstüne olan düşünceden çıkıyor kolayca. Kim yıkımlara, böyle kötülük eden, sayrı olduğunu sanana, olmakta olana bir avuntu vermek istese Epiküros’un birçok soruya uygulanan şu iki büyüleyici tutumunu anımsayabili





















